H
O
Ş
G
E
L
D
İ
N
İ
Z

H
O
Ş
G
E
L
D
İ
N
İ
Z

H
O
Ş
G
E
L
D
İ
N
İ
Z





MAGAZİN

HABER

SİNAMA

OTOMOBİL

TATİL

TEKNOLOJİ

SPOR


Google

KADIN

MÜZİK

SAĞLIK

MODA

DİN

VİDEO

ÇOCUK



« Önceki |

15/7/2007

Ünlülerin çocukları haber olur mu?

.Türkan Şoray, kızı Yağmur Ünal ile ilgili haber yapılmaması için tedbir kararı çıkartacağını açıkladı...
Şoray’a göre kızı sanatla ilgili değil ve bu yüzden haber değeri yok...

Peki diğer ünlüler bu konuda ne düşünüyor?

Mehmet Ali Erbil: Bu durum çocuklarla doğru orantılı. Benim çocuklarım ortalarda değiller. Bu yüzden şu ana kadar onların haber olmasından rahatsız olmadım...

Derya Baykal: Kızlarımın sadece anne ve babası ünlü diye haber olmasından çok rahatsızım. Geçen yıl ki gibi yine onları bikinili çekerlerse tedbir kararı çıkartacağım.

İbrahim Tatlıses: Çocuklarımla ilgili bana soru sormayın. Çünkü benim çocuklarım özelimin de özelidir... Çocuklarımın haber olmasını istemiyorum...

Emel Müftüoğlu: Kızım bana ‘anne ben sanatçı değilim ki haber olayım’ diyerek kendini korumayı çok iyi biliyor... Kızımı haber yapacak olurlarsa onu korumak için ben de tedbir kararı çıkartırım...

Ebru Şallı: Ben ünlü bir kadınım. Benim oğlum ünlü bir annenin ...Onun fotoğraflarının çekilmesi beni kesinlikle rahatsız etmiyor...

Hülya Avşar: Kızımı görüntülememeleri için ne yapmalıyım onu aile yemeklerine ya da tenis maçlarıma götürmeyeyim mi?
__________________

15/7/2007

''Bir bardak daha istiyorum lütfen...''

.Bu cümleyi bir çocuktan duymak harika, fakat maalesef nadir olan bir şey. İşte size çocuklarınızı daha fazla sıvı almaya teşvik edebilmeniz için birkaç ipucu.

Çocuklar oyuna daldıklarında her şey onlar için önemini yitirir. Su veya herhangi başka bir şey içmek akıllarının ucundan bile geçmez. Oysa her insan için olduğu gibi, çocukların da gün içinde yeterli miktarda sıvı almaları çok önemli. Çünkü sıvı eksikliği, çocukların kısa sürede yorgunluk hissetmelerine neden olur. Çocuklar ne kadar küçük olurlarsa, o denli sıvıya ihtiyaç duyarlar. Neden mi? İşte sebepleri:

  • Çocuk organizmasının yüzde 80'i sudan oluşur. Yetişkinlerde ise bu miktar yüzde 70'e düşer.
  • Çocukların toplam cilt yüzeyi, vücut oranlarına göre yetişkinlerinkiden daha büyüktür. Aynı durum çocukların akçiğerleri için de geçerlidir ve bu organlar üzerinden çok fazla sıvı kaybedilir.
  • Böbreklerin de metabolizmanın iyi çalışmasını sağlamak için bol miktarda sıvıya ihtiyaçları vardır.
    Uzmanlar, çocukları sıvı almaya, su içmeye alıştırmak için birkaç öneride bulunuyor ve çocuk yaşlarda bol sıvı almaya alışanların ilerki yaşlarda da bu alışkanlıklarını devam ettirdiklerini vurguluyorlar.
  • Çocuklar her öğünde birşeyler içmeli. Bardak boşaldıkça siz doldurun. Su iştahı kapatır gibi laflara inanmayın. Sıvı ve özellikle su içmek çok sağlıklı ve gerekli.
  • Sadece öğünlerde değil, diğer zamanlarda da çocuklara sürekli içecek verin. Oyunları sırasında onlara birşeyler içmeleri gerektğini hatırlatıp serinletici veya sıcak içecekler ikram edin.
  • Çocuklar için en sağlıklı içecekler tabii ki öncelikle su, daha sonra doğal, katıksız ve şekersiz meyve suları, bitkisel çaylar. Suda bol mineral var, şeker ve kalori yok. Limonata ve kolada ise bunun tam tersi şeker, kalori ve kafein var. Kısacası çocuklarınıza bir iyilik yapın ve onları suya alıştırın.
  • Çocukların okulda geçirdikleri zaman için beslenme çantalarına sandviçlerinin yanı sıra mutlaka içecek de ilave etmeyi unutmayın. Birçok yerde çok pratik su şişeleri satılıyor, siz de mutlaka bir tane alın.
  • Çocuğunuza örnek olun. Çocuklar hep ebeveynlerini ve sevdikleri insanları taklit eder. Çocuğunuzla birlikte siz de bol bol su için. Sabahları kahvaltıda ve her öğünde masada su bulundurun.

  • 15/7/2007

    Manevi değerler miniklere nasıl öğretilir?!

    .Günümüzde manevi değerler gitgide daha fazla kıymetini yitiriyor. Yardımseverlik, başkalarını önemsemek, nezaket veya sorumluluk ifadeleri anlamsız kelimeler haline geldi. Peki bu durumda çocuklarımıza 'teşekkür ederim', 'birşey değil' demeyi ya da yalan söylememeyi nasıl öğreteceğiz? Kesin olan, doğru ve yanlışın ne olduğunu bilmeyen çocukların ileride zorluk çekecekleri.

    Günümüzde manevi değerler gitgide daha fazla kıymetini yitiriyor. Yardımseverlik, başkalarını önemsemek, nezaket veya sorumluluk ifadeleri anlamsız kelimeler haline geldi. Peki bu durumda çocuklarımıza 'teşekkür ederim', 'birşey değil' demeyi ya da yalan söylememeyi nasıl öğreteceğiz? Kesin olan, doğru ve yanlışın ne olduğunu bilmeyen çocukların ileride zorluk çekecekleri.

    Küçük Serra'nın kahvaltı tabağı bin parçaya bölünmüş halde mutfak zemininde duruyor. Anne - babası ona bunun nasıl olduğunu sorduğunda, onlara ilginç bir hikaye anlatıyor: "Yabancı bir çocuk mutfağa geldi ve tabağımı yere attı!" Ebeveynler endişeli, acaba minik kızları bir yalancı olma yolunda mı?

    Çocukların bazen anne - babalarının istedikleri gibi davranmamaları, onların potansiyel birer suçlu olduklarını göstermez. Çünkü her çocuk bir değer sisteminin içinde büyümeli ve yetişkinlerin olaylara yaklaşım biçimlerinden kendi tecrübelerini edinmeli. Genelde yalan söyleyerek karşılarındaki insanın düşünce dünyasına girmeye çalışırlar ve ne yazık ki küçük çocuklar tüm insanların kendileri gibi düşündüklerini sanırlar. Yaklaşık 4 yaşından sonra diğer insanlardan farklı düşünceler geliştirirler. Uzmanlara göre; bilinç bu yaşta oluşmaya başlıyor. Bundan dolayı çocukların ilk yalanlarının bu 'roller oyunu'nun dönemine denk gelmesi bir tesadüf değil. Bu dönemde sadece başkalarının düşüncelerini benimsemekle kalmayıp aynı zamanda onların kişiliğine de bürünmeye çalışıyorlar. Baba - anne - çocuk dünyasında günlük olarak yaşananları daha sonra oyuncak ayılar, bebekler veya komşunun köpeği ile tekrar canlandırıyor ve bu yaşta uçsuz bucaksız bir hayal dünyasına sahip oluyorlar.

    Çocukların ilk yıllarında sürekli onları eleştiren, zorla onları değiştirmeye çalışan ve onlara manevi değerler öğreten ebeveynlere ihtiyaçları yok. Çünkü istenilen sosyal düşünce ve davranış biçimini özümseyebilmek için kendilerini güvende hissetmeleri gerekir. Oldukları gibi sevildiklerini ve anlaşıldıklarını bilmeliler. Sürekli doğru olmayan davranışlarda bulunduğunu hisseden çocuk zamanla içine kapanır ve bir süre sonra artık erişilemez hale gelir. Bu, çocuğunuzun her şeyi yapmasına izin vereceğiniz ve üstüne bir de doğru olmayan davranışları için onu ödüllendireceğiniz anlamına gelmiyor.

    Hemen tepki göstermeyin

    Ebevenyler çocuklarına, yanlış bir şey yaptıklarında mutlaka uygun bir dille söylemeliler. Ancak yolunda gitmeyen şeyler için büyük hayalkırıklıkları yaşamak için henüz erken. Anne - babaların, çocuklarının davranışlarının bir suç değil de, bir gelişme safhası olduğunu bilmeleri onları rahatlatır. Her çocuk doğru davranmak ister. Hiçbir şey onun için anne - babası tarafından kabul görmek kadar önemli değildir. Tüm davranışlarını onları mutlu etmeye ve takdir almaya odaklar. Tabii buna karşılık onların hoşuna gitmeyecek her türlü eylemi de sakınır. Elbette bunların terbiyeli olmakla hiç ilgisi yok. Çünkü bu yaştaki çocukların davranışlarında henüz bir anlam mevcut değildir. Gelişim döneminin onlara getirdikleri çerçevesinde hareket ederler. Dünyaya karşı sınırsız bir merak içinde, elleri ile onu tanımak, ağızları ile onu kavramak isterler. İstenmeyen bir davranışın sonucunda gelen bir şaplağa veya başka bir cezaya karşı çocukta, davranışları ile annesinin elini bağdaştıran bir korku gelişir. Sonuç olarak, çocuk istenildiği gibi davranır! Ama onu anlayışla karşıladığınızı ve davranışını anladığınızı bu şekilde öğretemezsiniz.

    Sizi örnek alırlar

    İlk etapta anne - babanın oluşturduğu örnek, çocukların duygu ve düşüncelerini geliştiriyor. Otobüste giderken engelli bir kadının bindiğini görüp sizden yer istemediği halde yerinizden kalkıyorsanız, kişiliğinizi ortaya koymuş olursunuz. Bu davranış çocuğunuzun ileride yaşam biçimini belirlemesinde yardımcı olur. Elbette onun örnek alacağı tek insan siz değilsiniz, ama ilk yıllarında en önemli kişi siz olacaksınız. Düşünceleriniz ve davranışlarınız çocuğunuz tarafından özümsenir ve onda gelişir. Burada önemli olan ne kadar mükemmel olduğunuz değil, çocuğunuzun sizi gördüğü dünyada ne kadar dürüst ve tutarlı olduğunuzdur. İşte bu da onun görüp daha sonra benimseyeceği temel davranış biçimidir.

    2/7/2007

    ATATÜRK

    .Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı (Selanik 1881-İstanbul 1938). Gümrük kolcusu Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım'ın oğlu olan Mustafa Kemal Kemal Atatürk, ilköğrenimine Selanik'te başlayıp, babasının ölümü (1893) üstüne annesi ve kız kardeşiyle bir süre dayısının kâhyalık yaptığı Çalı çiftliğinde (Langaza, Selanik yakını) yaşadı. Öğrenimini sürdürebilmek için yeniden Selanik'e anneannesi ve teyzesinin yanına gönderilip, askerî rüştiyeyi (1895), Manastır Askerî İdadisi'ni (1898) bitirdi. İstanbul'a gelerek Harbiye'ye girdi (1899). Bu arada Harbiye'den tanıdığı Ali Fuat Cebesoy ve iki subay arkadaşıyla birlikte padişahı eleştirdikleri ve yasak kitapları okudukları gerekçesiyle tutuklanıp, Yıldız Sarayı'nda bir süre sorguya çekildiyse de, bağışlandı. Harbiye'yi kurmay yüzbaşı rütbesiyle bitirip (1905), Şam'daki 5. Ordu'ya atandı (1905 Şubatı). Şam'da tanıştığı Mustafa Cantekin ve Müfit Özdeş adlı arkadaşlarıyla birlikte, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurup (1906), cemiyetin Yafa, Kudüs ve Beyrut şubelerinin örgütlenmesinde rol oynadı. Cemiyetin şubesini kurmak için Selanik'e gidip, yeniden Şam'a dönerek, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nin İttihat ve Terakki ile birleşmesi (1907) ardından, Manastır'daki 3. Ordu'ya atandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de, cemiyetin kurucularıyla pek anlaşamadı. Bu arada İttihat ve Terakki, 1786 Anayasası'nın geri getirilmesini isteyen bir bildiri yayınladı ve İstanbul hükümetinin Rumeli'ye yolladığı birliklerin İttihatçılarla birleşmesi üstüne, İkinciMeşrutiyet ilan edildi (1908). Meşrutiyetin ilanını köklü reformların izlemesi ve ordunun siyaset dışı kalması gerektiğini öne sürdüğü için İttihat ve Terakki'yle arası açılan Mustafa Kemal, Rauf (Orbay), Kâzım Karabekir, Fethi (Okyar), İsmet (İnönü), Refet (Bele), Ali Fuat (Cebesoy) beyler gibi subaylarla muhalif bir grup oluşturdu. Bu arada Bingazi ve Trablusgarp'ta patlak veren ayaklanmaları bastırmakla görevlendirilip, görevini kan dökmeden tamamlayarak, Selanik'e döndü. 31 Mart Olayı patlak verince İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'nun (bu adı kendisi vermiştir) Yeşilköy'e kadar kurmay başkanlığını yapıp, Selanik'e dönerek, İttihat ve Terakki Büyük Kongresi'ne Trablus delegesi olarak katıldı (22 Eylül 1909). Ordunun siyaset dışı kalması gerektiği görüşünü tekrarladığı için, İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından tehlikeli kişi sayılmaya başlanarak, iki kez öldürülmek istenmesi üstüne bir süre siyasal etkinliklerine ara verdi.

    1911'de İstanbul'da Erkânı Harbiyei Umumiye Nezareti'nde görevlendirilip, aynı yıl başlayan Trablusgarp Savaşı'na gönüllü olarak katılarak, Tobruk ve Derne'de başarıyla savaştı; Binbaşılığa yükseltilip, ertesi yıl (1912) Balkan Savaşı başlayınca, Bolayır'daki kolorduya atandı ve Edirne'nin geri alınması harekâtına katıldı. Sofya Askerî ateşeliğine getirilip (1913), bir yıl sonra yarbaylığa yükseldi.

    Birinci Dünya Savaşı başlayınca, İttihat ve Terakki hükümetinin, yazılı uyarılarına karşın Almanya'nın yanında savaşa görmesinden sonra, Tekirdağ'daki 19. Tümen komutanlığına getirildi. Gelibolu yarımadasına çıkmaya başlayan İtilâf Devletleri birliklerine karşı Anafartalar, Conkbayırı ve öteki cephelerde önemli muharebeler verdi. Hastalandığı için İstanbul'a dönüp, rütbesi albaylığa yükseltildi (1915).

    1916'da Edirne'de 16. Kolordu komutanlığına, hemen ardındanda livalığa yükseltilerek Doğu'da bir başka kolorduya atandı; Diyarbakır'da Kâzım Karabekir Paşa'yla birlikte, yeni kurulmakta olan 2. Ordu'yla Muş ve Bitlis'i düşman işgalinden kurtarıp (6-7 Ağustos 1916), ertesi yıl 2. Ordu'nun komutanlığına getirildi (18 Mart 1917), Falkenhayn komutasında kurulan Yıldırım Orduları grubu içindeki 7. Ordu komutanlığına atandıysa da, askerî stratejiyle ilişkin görüş ayrılıkları nedeniyle istifa ederek İstanbul'a döndü (1917 Ekimi) ve genel karargâh emrine alındı. Alman imparatorunun davet ettiği Veliaht Vahdettin efendiyle birlikte Almanya'ya gidip, yolculuk boyunca veliahta savaşın kaçınılmaz sonuçlarını anlattı. Vahdettin tahta çıkınca 7. Ordu komutanlığına ve padişahın fahri yaverliğine getirilip (1918), cephenin İngiliz saldırısı karşısında çökmesi ve Almanya'nın ateşkes istemesi üstüne, padişaha bir telgraf çekerek, Talat Paşa hükümetinin yerine kurulan yeni hükümetin, hemen Osmanlı devletinin müttefiklerinden ayrı bir barış antlaşması imzalamasını, elde kalan kuvvetlerin Anadolu'ya çekilerek ulusal direnişe geçilmesini istedi. Ahmet İzzet Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesi ve Rauf Bey ile Fethi Bey'in de görev aldığı yeni hükümetin Mondros ateşkesini imzalamasından (30 Ekim 1918) sonra, Liman Von Sanders'in ayrılmasıyla Yıldırım Orduları grubu komutanlığına getirildi.

    İngilizlerin müdahalesiyle Yıldırım Orduları grubu dağıtılınca, İtilâf Devletleri birliklerinin İstanbul'u işgal ettikleri (13 Kasım 1918) günlerde İstanbul'a dönüp, Anadolu'ya geçme olanaklarını araştırmaya başladı. İngilizlerin Samsun dolaylarındaki Rum çeteleri ile Türkler arasındaki çatışmaların önüne geçilmesini istemeleri üstüne, çok geniş yetkilerle 9. Ordu müfettişliğine atanmasıyla beklediği fırsatı bulup (o sırada Yunanlılar İzmir'e asker çıkardılar), 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak bastı. İlk iş olarak askerî alanda, Anadolu ve Trakya'da ayakta kalmış birliklerle, siyasa l alandaysa Müdafaayı Hukuk ve Reddi İlhak gruplarıyla ilişki kurdu; İstanbul'un kendisine verdiği görev bu grupları dağıtmak olduğu halde, aralarındaki bağları pekiştirmek ve Kuvayı Milliye adı altında kurulmakta olan silahlı halk kuvvetleriyle ilişkiye geçmek için çaba gösterdi. Havza'ya, ardından da Amasya'ya geçerek çalışmalarını sürdürdü. 3 Temmuz'da Vilayatı Şarkiye Müdafaayı Hukuki Milliye Cemiyeti'nin kongresine katılmak için Erzurum'a gidip, İstanbul hükümetinin durumdan kuşkulanarak geri dönmesini bir telgrafla bildirmesi (7 Temmuz 1919) üstüne, görevinden ve askerlikten istifa ettiğini bildirdi. 23 Temmuz-7 Ağustos arasındaki Erzurum Kongresi'nde seçilen temsilciler kurulunun başkanlığına getirildi ve alınan kararları bir bildiriyle açıkladı. Sivas Kongresi'nde (4 Eylül 1919) Erzurum Kongresi'nin kararlarının onaylanmasından sonra, istifa etmek zorunda kalan Damat Ferit hükümetinin yerine kurulan Ali Rıza Paşa hükümetinin temsilciler kuruluyla (Heyeti Temsiliye) görüşmeler yapmak için gönderdiği Salih Paşa'yla Amasya'da görüşerek (20-22 Ekim 1919), Amasya Protokollerini imzaladı. Erzurum milletvekilliğine seçildiği (7 Kasım 1919) halde, 12 Ocak'ta İstanbul'da toplanan Mebusan Meclisi'ne katılmadı (Mustafa Kemal'in katılmadığı bu son Osmanlı meclisi misakı milli ilkelerini kabul etti.17 Şubat 1920). Bu arada Damat Ferit Paşa yeniden sadrazamlığa getirilip, Anadolu'daki ulusal hareketi "isyan", bu hareketi yönetenleri de "eşkıya" diye niteleyerek, "hilafet ordusu" adı altında toplanan birlikleri Mustafa Kemal Paşa'ya bağlı kuvvetlerle savaşmak için Anadolu'ya gönderdi. Bu durum karşısında Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920'de Ankara'da ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne toplayıp, meclisin seçtiği 11 kişilik icra vekilleri heyetinin başkanlığına getirildi (24 Nisan 1920).

    Birinci Büyük Millet Meclisi döneminde Mustafa Kemal en çok, savaşın yönetimine ilişkin sorunlarla ilgilendi. Bir yandan düşmana karşı çarpışılırken, öte yandan Çerkez Ethem gibi çetecilerin disiplin dışı davranışlarıyla uğraşmak zorunda kaldı. Doğu cephesindeki savaşlar Kâzım Karabekir Paşa tarafından yürütülürken, Batı Anadolu'da verilen savaşların yönetimini Mustafa Kemal Paşa üzerine aldı. Bir yıldır İzmir ve çevresini ellerinde bulunduran Yunanlılar 22 Haziran 1920'de, Osmanlı hükümetine Müttefikler tarafından önerilen barış antlaşmasını kabul ettirmek amacıyla ileri harekâta geçmeleri üstüne, bu ilerleyişten ürken İstanbul hükümeti, 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nı imzaladı. Ankara hükümetinin bu antlaşmayı tanımadığını açıklamasının ardından, Garp Cephesi komutanlığına getirilen Albay İsmet (İnönü) Bey, Birinci İnönü Savaşı'nda (10 Ocak 1921), Yunanlıları geri çekilmek zorunda bıraktı. Savaş yeniden başladıysa da, İkinci İnönü Savaşı (1 Nisan 1921) da Yunanlıların yenilgisiyle sonuçlandı. 10 Temmuz'da Yunanlılar bir genel saldırıya geçince, Garp Cephesi karargâhına giderek, İsmet Paşa'ya, orduyu Sakarya'nın doğusuna geçirme buyruğunu verdi ve komutayı üstüne aldı. Ardından, olağanüstü yetkilerle, Büyük Millet Meclisi orduları başkomutanlığına getirildi. Yunan ordusunun 23 Ağustos'ta yeniden başlattığı genel saldırıya karşı, aralıksız 22 gün 22 gece süren çetin savaşta (Sakarya Meydan Savaşı) cepheyi bizzat yönetip, Sakarya'nın doğusundaki bütün Yunan birliklerinin yokedilmesini sağladı. 19 Eylül'de Büyük Millet Meclisi tarafından müşirliğe (mareşal) yükseltildi ve "gazi" unvanı verildi.

    Sakarya Meydan Savaşı'ndan sonra Eskişehir-Kütahya-Afyon'un doğusundan geçen bir hatta güçlü biçimde mevzilenen Yunan ordusunu kesin yenilgiye uğratmayı tasarlayan Mustafa Kemal 26 Ağustos 1922 sabahı "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri!" komutuyla Büyük Taarruz'u başlattı ve ilk Türk birliklerinin 9 Eylül'de İzmir'e girmeleriyle, üç buçuk yıldır işgal altındaki Anadolu toprağı düşmandan kurtulmuş oldu.

    Bu arada Uşakizade Latife Hanım'la tanışarak evlenen (29 Ocak 1923; bu evlilik 6 Ağustos 1925'te anlaşmazlık nedeniyle boşanmayla sonuçlandı) Mustafa Kemal, Mudanya Mütarekesi'nin (11 Ekim 1922) imzalanması, Vahdettin'in Türkiye'den kaçması (17 Kasım 1922), Lozan Antlaşması'nın (24 Temmuz 1923) imzalanması, İtilâf Devletleri'nin İstanbul'u boşaltmaları (2 Ekim 1923), Ankara'nın başkent olması ve Halk Fırkası'nın kurulmasının ardından, 29 Ekim 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin cumhuriyeti ilan etmesiyle, cumhurbaşkanı seçildi.

    Sonra toplumsal devrimlere girişip, ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyine yaklaştırmayı gerçekleştirdi. 26 Kasım 1934'te TBMM, çıkardığı özel bir yasayla, Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadını verdi.

    Dış siyasette "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesini benimseyen Atatürk, Türkiye'nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü, dostluk antlaşmaları, bölgesel paktlarla güvence altına aldı (Balkan Paktı, 1934; Sadabat Paktı, 1937), Montreux Antlaşması'yla (20 Temmuz 1936) Boğazların yeniden Türk savunma sistemi içine alınmasını, Fransızlara bırakılan Hatay'ın ankara Antlaşması'yla anavatana katılmasını (7 Temmuz 1939) sağlayıp, yakalandığı siroz hastalığının hızla ilerlemesiyle 10 Kasım 1938'de İstanbul'da Dolmabahçe sarayında öldü. Naaşı İstanbul'dan Ankara'ya taşınarak önce Etnografya müzesindeki geçici kabine konuldu (21 Kasım 1938); ölümünün on beşinci yılında da, büyük bir törenle Anıtkabir'e aktarıldı (10 Kasım 1953).


    24/6/2007

    İlköğretim Başarı Puanı OKS'yi etkileyecek

    .

    İlköğretim başarı puanının bu yıldan itibaren Orta Öğretim Kurumları Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı (OKS) sonuçlarını etkileyeceği bildirildi.Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik imzasıyla yayımlanan genelgede, OKS ile Devlet Parasız Yatılılık ve Bursluluk Sınavı (DPY-B) ile ilgili açıklamalara yer verildi.



    Genelgeye göre, ilköğretim başarı puanı bu yıldan itibaren OKS'de sonuçları etkileyecek. Değerlendirme ve ilköğretim başarı puanı ile ilgili açıklamalar OKS e-Başvuru Kılavuzunda yayınlanacak.

    İlköğretim Başarı Puanı (İBP) Uygulaması

    Öğrencilerimizin orta öğretime geçişlerinde okul başarılarının etkili olması amacıyla ilköğretim diploma notlarından elde edilecek ilköğretim başarı puanları sınav puanına eklenmek suretiyle yerleştirme puanı oluşturulacaktır.


    Bu amaçla;

    Öğrencilerin diploma notlarından İlköğretim Başarı Puanı hesaplanacaktır.
    İlköğretim Başarı Puanının hesaplanmasında sınava girsin girmesin bütün adayların diploma notlarından yararlanılır.
    Elde edilen İBP, toplam ağırlıklı standart (100 - 500 puan aralığına dönüştürülmemiş) puana % 15 oranında eklenir.
    İBP katkılı toplam ağırlıklı standart puan 100 ? 500 puan aralığına dönüştürülerek yerleştirme puanı hesaplanır.
    Bu yöntemde hesaplama başarıyı ayırıcı özelliktedir. Okuldaki en yüksek diploma notuna tam puan verir. Böylece bütün
    okul birincileri aynı çizgiye getirilerek daha alt diploma notuna sahip öğrencilerin İBP puanları belirlenir.


    Sınavlarla ilgili ayrıntılı açıklama ve kurallar www.meb.gov.tr ile oks2007.meb.gov.tr adreslerinde yayınlanacak olan "e-Başvuru Kılavuzlarında", özel okullarda öğrenim görmek için bu sınava başvuran adayların açıklamaları ise ilgili kuruluşlar tarafından yayımlanacak olan kılavuzlarda yer alacak.

    OKS başvuruları 26 Mart-15 Nisan 2007 tarihleri arasında, DPY-B (5,6,7,9,10 ve 11'inci sınıflar) başvuruları 12-25 Mart 2007 tarihleri arasında yapılacak.

    Başvuru işlemlerinin doğruluğundan okul müdürlüğü ile adayın velisi sorumlu olacak, başvurular randevu şeklinde gerçekleşecek. Başvuru işlemleri okul müdürlüğünce elektronik onaylamadan sonra resmi kayıt haline gelecek ve kesinlikle tekrar düzeltme hakkı olmayacak.

    Okul müdürlüğünce elektronik ortamda onaylanan "başvuru kayıt formu"nun bilgisayar çıktısı alınarak, veli tarafından imzalanacak ve okul müdürlüğünce onaylanacak. Başvuru kabul formunun aslı okulda saklanacak ve bir örneği adayın velisine imza karşılığı verilecek.

    DPY-B'ye başvuran öğrenciler sınav giriş belgesini 25 Nisan, OKS'ye başvuran öğrenciler ise sınav giriş belgesini 28 Mayıs tarihinden itibaren alabilecekler.

    Adaylar OKS ile DPY-B (8'inci sınıf) ve Polis Koleji Aday Tespit Sınavına başvurmak için tek ücret olarak 20 YTL, ilköğretim okullarının 5, 6, 7'inci sınıfları ile ortaöğretim okullarının 9, 10 , 11'inci sınıflarından DPY-B'ye başvurmak için ise 10 YTL sınav ücretini başvurudan en geç 1 gün önce kılavuzda belirtilen bankalara yatırabilecekler.

    24/6/2007

    Buz Pateni Temel Bilgileri

    .

    Artistik Patinaj, Artistik Buz Pateni veya Figür Pateni, müzik, dans ve sporu bünyesinde birleştirir. Bu unsurların bir arada olması nedeniyle son derece estetik ve rafine bir spor dalı olarak kabul edilir. Figür Pateni özellikle son 30 yılda teknik ve artistik planda büyük bir ilerleme gösterdiği için günümüzde bütün dünyada televizyon naklen yayınları açısından en çok ilgi çeken spor dalı olmuştur.

    Buz Pateni, olimpik ölçü olarak kabul edilen 30 x 60 metrelik buz pistinde yapılır. Türkiye'nin olimpik ölçülerdeki ilk buz pisti, Ankara'da 1987 yılında açılan ve kısaca Bel-Pa olarak bilinen Büyükşehir Belediyesi'nin Buz Pateni Sarayı'dır. İzmit'te 1999'da  hizmete giren ve Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılan Buz Pateni Pisti de, ülkemizin ikinci olimpik buz tesisidir.

    İstanbul ve İzmir'de olimpik ölçülere uyan buz pisti henüz yoktur. İstanbul'da patenciler, Galleria alışveriş merkezinde bulunan küçük bir buz pistinde, İzmir ve Antalya'daki patenciler de, aynı şekilde, kurallara uygun olmayan küçük pistlerde çalışmaktadırlar.

    Türkiye Buz Sporları Federasyonu 1991'de kuruldu. Daha önceleri başka Federasyonların bünyesinde faaliyetleri yürütülen Artistik Buz Pateni ancak o tarihten sonra bağımsız bir Federasyon çatısı altında örgütlenmiş oldu.

    Artistik Buz Pateni yapan sporcuların giydikleri patenler, Buz Hokeyi ve Sürat Pateni sporcularının giydikleri patenlerden farklıdır. Figür patencilerinin patenlerinin altındaki çeliklerin ucunda, frenlemeyi ya da sıçramayı sağlayan altı adet tırtıl vardır.

    Artistik Buz Pateni'nin öğrenilmesi, disiplinli ve uzun süreli çalışmayı gerektirir. Hemen hemen her gün antrenman yapılmasına ve iyi bir patenci olmak isteyen sporcu adaylarının bıkmadan, yılmadan çalışmasına ihtiyaç vardır. Buz patencilerinin teknik beceri kazanmak için iyi bir antrenöre olduğu kadar artistik yanlarını geliştirmek için iyi bir de koregrafa ihtiyaçları vardır. Uluslararası yarışmaların özellikle son 20-30 yılda televizyondan naklen yayınlanmaları, bu spor dalının halk arasında yaygınlaşmasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.

    Bir Artistik Buz Pateni yarışması, iki günde yapılan iki bölümden oluşur. Yarışmacılar, birinci gün Kısa Program, Zorunlu Program ya da Orijinal Program adı verilen programlarını, ikinci günde de, Uzun Program ya da Serbest Program denilen programlarını sunarlar. Kısa Program'da, yarışmacılar, jump, spin (dönüş) ve adım dizilerinden oluşan 8 zorunlu elemanı sunmak zorundadırlar. Hakemler, yarışmacının yapamadığı elemanlardan not kırarlar. Patencinin, yapamadığı, kaçırdığı elemanı tekrar denemek hakkı yoktur. Uzun Program'da ise, hiçbir eleman zorunlu değildir. Yarışmacı, koregrafının istediği gibi oluşturduğu programı sunar. Patencinin yapamadığı elemanı yeniden denemek hakkı vardır. İkinci ya da üçüncü denemede olsa bile, yarışmacı başarıyla yaptığı elemandan tam puan alır. Bir yarışmanın genel değerlendirmesi, patencilerin bu iki günde elde ettikleri sonuçlara göre yapılır

    Yarışmalarda uygulanan kurallar karmaşıktır ve bu kurallar, Buz Pateni’nin evrensel planda en üst organı olan Uluslararası Paten Federasyonu (ISU) tarafından belirlenmiştir. ISU’ya üye olan ulusal Federasyonlardan seçilen delegeler tarafından oluşturulan çeşitli teknik komiteler, belirli zamanlarda toplanarak bu spor dalının ilerlemesini sağlayacak yolları tartışırlar. Ulusal ya da uluslararası yarışmalar ile dünya çapındaki bütün şampiyonalar, ISU’nun koyduğu kurallara göre yapılır.

    Kuralların önemli bir bölümü, yarışma sırasında sporcuların yaptığı yanlış hareketlerden hata puanlarının düşürülmesiyle ilgilidir. Bir jumptan (atlama) sonra buza elle dokunmak, düşmek, bir spin (dönme) sırasında gereken sayıda dönmemek, havaya sıçrandığı zaman gereken sayıda turu yapmamak yanlış ya da eksik unsurlardır. Hakemler, bu eksiklikleri hata puanı olarak değerlendirmek zorundadır. Patenci, ne kadar çok hata yaparsa, o kadar çok puan kaybeder.

    ISU’nun koyduğu kurallara göre düzenlenen yarışmalarda hakem sayısı dokuza kadar yükselebilir. Bir yarışmanın puanlamasını yapan hakem paneli (heyeti) 3, 5, 7 gibi tek sayıdan oluşur. Avrupa, Dünya Şampiyonaları ya da Kış Olimpiyatları gibi çok önemli yarışmalarda hakem paneli dokuz hakemden oluşur.

    Puanlama, 6 tam puan üzerinden yapılır (Puanlama sistemi 2002 Salt Lake City Olimpiyatlarından sonra değişti). Bir patencinin yarışmada 6 tam puan alması nadir rastlanan bir durumdur. Patencinin 6 puan alması, onun programını hiç hatasız, mükemmel bir biçimde sunmuş olması anlamına gelir. Hakemler yarışmalarda teknik ve artistik (sunuş) olmak üzere iki tür puan verirler.

    Teknik puanlar, sporcunun buzda kayma tekniğini, figürlerin iyi yapılıp yapılmadığını ve programının zorluk derecesini değerlendirmek içindir. Artistik puanlar da, programın sunulmasını, sporcunun kayışının müzikle uyum içinde olup olmadığını, müzik ve kostüm seçimini ve pistin bütününün kullanılıp kullanılmadığını değerlendirmeyi amaçlar.

    Daha kesin ifadeyle, hakemlerin puan verirken göz önüne aldıkları ölçütler şunlardır:

    Teknik puanlar: 

    - Performansın zorluğu
    - Farklılık
    - Hız
    - Programın temiz ve sağlam olması

    Artistik puanlar (sunuş puanları):

    - Müzikle uyum
    - Hızın değişimi
    - Buz pistinin tümünün kullanımı
    - Müziğe zaman olarak uyum
    - Stil ve duruş
    - Orijinallik
    - İfade

    İki yarışmacının puanlarının eşitliği halinde, Kısa Program'da teknik puanlar, Uzun Program'da da artistik puanlar belirleyici özellik taşırlar. Müziğini buzda yaptığı hareketlerle bağdaştıramayan bir figür patencisinin hakemlerde ve seyircilerde güzel bir izlenim yaratması mümkün değildir.

    Hakem panelinde puanlama yapan dokuz hakemden başka bir başhakem ve bir de başhakem yardımcısı bulunur. Başhakem puanlama yapmaz ama puanlamanın yapılmasına, doğru bir biçimde yapılıp yapılmadığına nezaret eder. Ayrıca patenci herhangi bir sorunla karşılaşacak olursa başhakem karar almakla yükümlüdür. Programını sunmak üzere patenci pistte beklerken müziği başlamaz ya da yanlış müzik çalınırsa veya yarışma sırasında sakatlanır ya da pateninin bağı çözülürse, bu durumlarda nasıl davranılacağına hep başhakem karar verir. Puanlama yapılırken hakemlerin birbirleriyle konuşmaması gerekir.

    0.0 ile 6.0 arasında verilen puanların anlamı şöyledir:

    0.0    Sporcu piste çıkmadı
    1.0    Çok kötü
    2.0    Kötü
    3.0    Orta
    4.0    İyi
    5.0    Çok iyi
    6.0    Mükemmel

    Hakemler, 3.2 ya da 5.7 gibi ondalık kesirli puanlar verebilirler. Puanlamanın 6 üzerinden yapılması geçmişe dayanır. Geçmişte, patenciler her figürü üçer kez ve hem sağ, hem de sol ayakları üzerinde yaparlardı ve hakemler de, kurallara uygun biçimde yapılan her figür için bir puan verirlerdi.

    Objektif kriterler bulunsa bile, bu spor dalında puanlamanın genellikle sübjektif olduğu kanısı hakimdir. Türkiye'de olduğu gibi, diğer ülkelerde yapılan yarışmalarda da sonuçlar zaman zaman tartışmalara, itirazlara yol açar. Eğer bir hakem, kötü niyetli davranıp bir sporcuyu kayırmak isterse, artistik puanlama yoluyla bunu yapabilir. Kötü niyetli bir hakemin elinde artistik puanlama silah gibidir; çünkü artistik puanlama sübjektiftir. Düşük artistik puanlar vererek bir patenciyi, daha kötü bir program sunan patencinin gerisine düşürebilir ya da tersi bir durum yaratarak, kayırmak istediği patenciyi yüksek artistik puanlar vererek, daha iyi performans gösteren bir patencinin önüne geçirebilir. Uluslararası yarışmalarda olduğu gibi Türkiye'de de bu duruma sık sık rastlanmaktadır. Türkiye'de, bazı hakemlerin, artistik puanlamayı silah gibi kullandığı yarışmalar çok olmuştur ve anlaşıldığı kadarıyla bu durum daha uzun süre devam edecek.

    Yarışmalara katılacak sporcular, kısa ve uzun programları için ayrı müzik seçerler. Yarışma müzikleri enstrümantal olmalıdır. Sporcuların yapmaları gereken atlama (jump) ve dönme (spin) hareketleri, müziğe uygun olarak hazırlanmış belirli bir koregrafiye göre sunulur. Kısa Programın süresi, ortalama 2 dakika 40 saniye, Uzun Programınki de, 3 dakikadan 4 dakika 30 saniyeye kadar değişebilir. Erkek patencilerin programları, bayan patencilerindekinden daha uzundur.  Örnek vermek gerekirse, Büyükler (senior) kategorisinde bayanlar 4 dakikalık, erkekler de 4 dakika 30 saniyelik bir program sunarlar.

    Yarışmalarda, müzik seçimi kadar giyilen kostümler de önemlidir. Seçilen müzik ve onun üzerine yapılan koregrafi, yarışmacının yaşına, yeteneklerine, kayış stiline uygun olmalıdır. Müzikle uyumlu olmayan bir koregrafi, patencinin yeteneklerinin üzerinde olan bir müzik seçimi ya da uygun olmayan, göze hoş gelmeyen kostüm seçimi, hakemlerin hata puanı vermesine yol açabilir.

    Günümüzde antrenman teknikleri öylesine ilerlemiştir ki, bir patenci için 15 yaşında Avrupa ya da Dünya Şampiyonu olmak artık hayal olmaktan çıkmış ve gerçek haline gelmiştir. Örnek vermek gerekirse, Amerikalı patenci Tara Lipinski 1997’de 14 yaşındayken Dünya Şampiyonu, 1998’de 15 yaşındayken de Olimpiyat Şampiyonu olmuştur.

    Artistik Buz Pateni yarışmaları, tekler (Baylar ve Bayanlar) ve çiftler kategorilerinde yapılır. Bu spor dalında bir de Buz Dansı kategorisi vardır. Türkiye'de bugüne kadar resmî olarak Çiftler ve Buz Dansı yarışmaları yapılmamı

    24/6/2007

    Gemilere Yol Gösteren Yunus Balığı

    .Yeni Zelanda civarında bir boğaz vardır ki, yüzyıl önce Amerika’dan Avustralya’ya giden gemiler, gizli kayalarla dolu bu boğazı geçerken ölümle pençeleşirlerdi. İşte bu yazı, o boğaza ait bir efsanenin hikayesidir:

     1871 Yılının bulutsuz ve sakin bir gününde Birleşik Amerika’nın Boston limanından hareket eden “Brindle” gemisi Yeni Zelanda sularına girinceye kadar heyecansız bir yolculuk yapmıştı. Ama Pelorus boğazına girilince herkesi bir korkudur aldı. Bu deniz, umulmadık yerlerde gemilerin yolunun üzerine çıkan kayalar sebebiyle çok tehlikeliydi. Şimdide üstelik sis bastırdığı için “Brindle”nin kayalıklara bindirmesi içten değildi.

     

    Süvariyle ikinci kaptan küpeşteye dayanmış bu konuyu görüşürlerken biraz ötede suların karıştığını ve köpüklerin arasında bir yunus balığının çıktığını gördüler. Bu, dört metre uzunluğunda gözüken beyaz bir hayvandı.

    Yunus, teknenin burnunun hemen önünde daireler çevirerek yüzdükten sonra birden belirli bir yöne doğru yol almaya başladı. Gemidekilere kendisini takip etmelerini işaret ediyor gibiydi. Süvariyle ikinci kaptan ellerinde olmayarak onu takibe başladılar. Garip bir his onlara, yunusun yardımıyla tehlikeli bölgeden kurtulacaklarını söylüyordu.

    Gerçektende kısa bir süre sonra kayalıkları arkalarında bırakmış oldular. Çok geçmeden beyaz yunus da sulara dalarak gözden kayboldu.

    Gemiciler Sydney’e varınca, başlarından geçen garip olayı oradaki arkadaşlarına anlatmaktan geri kalmadılar.”Pelorus Jack” adı verilen yunusun varlığını kısa zamanda o bölgede duymayan kalmadı.

    İnsanları seven bu yunus, kırk yıla yakın bir zaman kılavuzluk görevine bıkıp usanmadan devam etti ve böylece bir çok deniz facialarını önlemiş oldu. Hayvanın bu şekilde hareket edişinin sebebini bilen yoktu. “Pelorus Jack” görünürde gemileri çok seviyor, hemen yanlarına sokulup suyun dışına sıçrıyor, arada başını tekneye sürttüğü bile oluyordu.

    1903 yılında “Penguin” adında bir şilep de bu tehlikeli sulara girdi “ Pelorus Jack” her zamanki gibi görevinin başındaydı. Fakat bu defa gemide bulunan sarhoş bir yolcu kaşla göz arasında tabancasını çıkararak, “İşte güzel bir hedef!” diye tetiğe dokundu.

    Kurşun “Pelorus Jack”’ın başının yanına rastlamıştı. Yunus sersemler gibi oldu,  sonrada arkasında kırmızı bir iz bırakarak derinlere doğru gözden kayboldu.

    “Pelorus Jack” iki hafta kadar göze görünmedi. Herkes, aldığı yara sonucunda öldüğünü sanıyordu. Derken bir sabah “Pacific Dawn” adında bir geminin yolcuları yunusunu gene karşılarında görerek sevindiler.

    Yeni Zelanda hükümeti bu iyilik sever hayvanın korunması için tedbirler almakta gecikmedi. Bin bir ölüm tuzağı ile dolu boğazda 1871 ile 1904 yılları arasında bir tek deniz faciasının olmayışı hep “Pelorus Jack”ın sayesindeydi.

    “Penguin” adındaki şilep 1905 yılının başlarında bir kere daha Pelorus boğazında yol alıyordu. Gemidekiler etraflarına bakındıkları halde, “Pelorus Jack” ı göremediler. Akıllı hayvan beklide güvertesinden kendisine ateş edilen gemiyi tanımış ve korkusundan su yüzüne çıkmamıştı.

    Hava hayli sertti. Rüzgar gemiyi kayalıklara git gide yaklaştırıyordu “Penguin” çok geçmeden tüyle ürpertici bir çatırtıyla azgın dalgaların arasına gömüldü. Bundan kısa bir süre sonra “Southern Star” adında başka bir gemi, “Pelorus Jack” ın kılavuzluğu sayesinden bölgeden kazasız belasız geçince, herkes meseleyi anladı. Yunus demek ki yardım edeceği gemiyi tanıyor, görevini bilerek yapıyordu.

    Derken 1912 yılında bir balinacı filosunun bu bölgeye geleceği tuttu. O tarihten sonrada “Pelorus Jack” ı bir daha gören olmadı. Kaptanların sevgisini ve güvenini kazanan iyi kalpli yunus beklide insanlara duyduğu yakınlığa karşılık adi bir balık gibi zıpkınlanarak  mükafatlandırılmıştı. Gemiler aylarca “Pelorus Jack” ı aradılarsa da en ufak bir izine rastlayamadılar. Eşsiz yunus esrarengiz bir şekilde yok olmuştu

    24/6/2007

    Bebekler neden ağlar?

    .Bebekler; açlıktan, altlarını kirletmiş olmaktan, altlarında pişik olmasından veya gaz sancısından dolayı ağlayabilecekleri gibi özellikle 2 aylıktan büyük olanlar kucak isteklerini, ilgi beklentilerini belirtmek için de ağlayabilirler Memorial Hastanesi Yeni Doğan Yoğun Bakım Sorumlusu Uzm. Dr. Ercan Tutak, bebeklerin ağlamalarının hangi durumlarda normal karşılanması gerektiğini, hangi durumlarda bunun bir hastalık belirtisi olabileceği hakkında bilgi verdi. GAZ SANCISI
    Altı henüz değiştirilmiş, karnı doyurulmuş ve pişiği olmayan bir bebek, ayaklarını karnına doğru çekip kızararak ağlıyorsa gaz sancısı var demektir. Gazını çok rahat çıkarabildiği halde gözlenebilen bu sancının asıl nedeni bağırsakların anormal kasılmasıdır. Erişkinler nasıl, karnı ağrıdığında iki büklüm olarak karnını içe doğru çekip rahatlamaya çalışırsa, bebekler de ayaklarını karınlarına doğru çekip ağrı duyduklarını ağlayarak gösterirler.

    Bebeğin hasta mı yoksa gaz sancısından mı ağladığı nasıl anlaşılır?
    Bebeğin ağlama nedeni her zaman gaz sancısı nedeniyle olmayabilir. O halde bir bebeğin hasta mı, yoksa sadece gaz sancısından mı ağladığı ayrımı anne ve babalar tarafından yapılabilir? Eğer ağlamaya eşlik eden ateş, kusma, ishal, burun tıkanıklığı, öksürük, hırıltı, deride döküntü, emmeme, keyifsizlik halsizlik gibi bulgular varsa mutlaka doktora başvurmak gerekir. Aksi halde bu bir gaz sancısıdır.

    BESLENME VE DIŞKILAMA
    Her beslenme ardından bir miktar çıkartma şeklinde kusma gözlenebilir ve bu durum tartı alımı iyi olan bir bebek için son derece normaldir. Özellikle ilk üç aylık dönemde anne sütü ile beslenen bebekler günde 8-10 defaya varan altın sarısı renginde, sulu ve kötü kokmayan kaka yaparlar, bu ishal tanımına girmez. Bu tanımın dışında yer alan kusma ve ishal hastalık belirtisi olabilir.

    Ne kadar süren ağlama normal, ne kadarı anormaldir?
    Gün içinde avutmakla dinmeyen 2 saatten uzun süren ağlama nöbeti ikiden fazla sayıda tekrarlıyorsa bu ağlamanın altında yatan nedenin gaz sancısı dışında olması muhtemeldir ve araştırılması gerekir. Bu duruma başta idrar yolu enfeksiyonları düşünülmelidir. Çünkü özelikle 0-3 ay arasında çok sık olarak gaz sancısı denerek geçiştirilir. Anne sütünün yetmemesi ve açlık ağlamaları da ayırt edilmesi gereken diğer durumlardır. Bunun ayırımı tartı yapılarak çok kolay sağlanabilir. Haftada 150 gr’dan fazla kilo alımı olan bir bebek, doyuyordur. Sürekli meme arama, ellerini emme çoğu annenin zannettiğinin aksine o bebeğin aç kaldığını göstermez.

    24/6/2007

    Çin'de tamamen ekolojik kent

    .Çin'de tamamen "ekolojik kent" inşa ediliyor.Her şey öngörüldüğü gibi giderse "eko-kent", Yangze nehrinin ağzındaki Çonming adasında 2009'da boy göstermeye başlayacak. Proje için Şanghay yöneticileriyle işbirliği yapan İngiliz şirketi, Dongtan şehrinin planlarını hazırlıyor. Buna göre, başlangıç için 1,3 milyar dolarlık bütçe hazırlandı. Bütçe, çalışmalar ilerledikçe devasa boyutlara ulaşabilecek.25 yıla kadar yarım milyon insan, anakaraya bugün feribotla bağlanan bu kuş cenneti adadan ev satın alabilecek. Dongtan, dünyanın en kirli 30 şehrinden 20'sine sahip Çin'in ilk "yeşil kenti" olacak. Şehirde kural basit: Her şey yenilenebilir enerjilere bağlı olacak. Bu amaçla şimdiden kurulan üç türbin, Dongtan'ın rüzgarlarını keyfince kullanıyor. Dongtan'da geri dönüşüm süreci "optimize" edilecek. Tarımsal sulama yağmur sularıyla yapılacak, ev atıkları yakıt olarak kullanılacak.
    Şehir ahalisi, yerel çiftliklerde yetiştirilecek biyolojik ürünleri tüketecek. En fazla 8 katlı olacak evlerin çatıları çimle kaplanacak. Bu da en iyi ısı yalıtımını sağlayacak ve enerji tüketimi yüzde 70 azalacak.Şehrin ancak yüzde 40'ına inşaat yapılacak. Kalan alanlar tarıma ve doğal kuş cennetlerine ayrılacak.

    "Vahşi hayvanlar için geçiş yolları olacağını" belirten yetkililer, şehirde motorlu taşıt kullanılmamasının özendirileceğini, insanların yürümeye ya da bisiklete binmeye teşvik edileceğini anlatıyor. Şehirde araçlarda benzin ya da mazot kullanılmayacak. Billur gibi sulara sahip yat limanı, bugünkü balıkçı barınağının yerini alacak.

    Bu yeşil rüyaya itiraz edenler de yok değil. Tongji üniversitesinden şehircilik uzmanı Profesör Zao Min, "meslektaşlarının çoğu gibi bu fikre karşı olduğunu" söylüyor.

    Zao, "Çonming adası zaten doğal ekolojik bir adadır. İnsanların müdahalesine ve kalkınma projelerine hiç ihtiyacı yok" diyor

    24/6/2007

    Köpek, boğazına elma kaçan sahibini kurtardı

    .ABD'nin Maryland eyaletine bağlı Clavert kentinde yaşayan 45 yaşındaki Debbie Parkhurst, köpeği sayesinde hayatta kaldı. Debbie Parkhurst'un yediği elma parçası boğazına kaçtı. Nefes alamayan Parkhurst, kendi kendine Heimlich yöntemini deneyerek, yumruğuyla midesine doğru bastırmaya çalıştı. Ancak başaramayan kadın daha sonra boğazındaki parçadan kurtulmak için göğsünü yumruklamaya başladı. Bu sırada Golden Retriever cinsi 2 yaşındaki köpeği Toby, Parkhurst'ün yardımına yetişti. Parkhurst, "Toby arka ayaklarının üzerinde yükseldi ve beni omuzlarımdan yere itti. Sırt üstü yere düştüğümde göğsümün üzerine çıkarak zıplamaya başladı" dedi. Boğazındaki parçadan kurtulan Parkhurst, hayatını Toby'ye borçlu olduğunu ifade etti.

    Kategorilerim

      Bağlantılarım

      Blogcu ile yapıldı